Dikkat Spoiler içerir!!

Hazır şu kurak yaz günlerinde bir damla yağmura hasret kalmışken,90 bin camiden yağmur duaları okutulduğunu görünce Türk sinemasının temel taşlarından Kemal Sunal’ın,toplum eleştirisinin yapıldığı ve dini değerlerin ne kadar kolay kullanılabildiğinin gösterildiği o filmi yorumlayayım dedim.

Filmin Konusu

Rıfkı (Kemal Sunal),kendini hoca gibi tanıtıp ve insanların zaaflarını kullanarak geçinen bir karakterdir.Yağmurun yağacağı zamanı romatizması sayesinde bilmektedir. Köylü onu birden hoca ilan eder.Halkın saf duygularını manipüle edebildiğini görür ve asla bozmadan devam eder.

Eleştiri

Köyde kuraklık vardır. İnsanlar tarlalarını ekip biçememekte, umutlarını yitirmektedir. Arif efendi sözde “hoca” kisvesiyle köyde dolaşırken, onlara:

“Ben dua ederim, yağmur yağar.”
“Ama bunun için hazırlık lazım, kurban lazım, inanç lazım…”

der ve bir tür yağmur duası tiyatrosu organize eder.

İnsanlar çaresiz kalınca umut arar. Arif efendi de tam bu duyguyu kullanır.
Burada film, insanların bilinçsiz inançlarının nasıl kolayca sömürülebileceğini gösterir.

“Yağmur duası” sahnesi aslında bir toplumun kandırılmaya ne kadar müsait olduğunu yansıtır.
Köylüler neyin mantıklı neyin mantıksız olduğunu sorgulamaz; tek istedikleri umut ve “bir şey olsun” duygusudur.

Filmin en can alıcı yeri şurasıdır: Arif efendi dualar eder, tiyatral gösteri yapar ve tam o anda tesadüfen gerçekten yağmur yağar.

Bu, insanların “tesadüfü” nasıl mucize zannettiğini anlatır.
Bilimsel açıklama gerekmez; sonuç varsa inanç vardır mantığı devreye girer.Hoca mı gerçekten mucize yaptı, yoksa biz mi öyle görmek istedik? Bilgi yerine inançla hareket etmenin sonucu nedir? Bir yalan, işe yarıyorsa doğru gibi mi görünür?

Kemal Sunal’ın saf ama kurnaz ifadesiyle verdiği “yağmur yağdırma” oyunu, izleyiciye güldürürken düşündürür.

Halkı kandıran yalnızca Arif efendi de değildir.Toplumun yozlaşmışlığının had safhaya çıktığı günlerde eşek eti satan kasaptan,fiyatları pahalılaştıran manava kadar aslında herkes üçkağıtçı olmuştur.Burda yöneticilerin denetiminin bozulmasının halkın kolay kandırılabilir,isyan etmeyen bir topluma dönüşmesiyle nasıl daha da yozlaşabilir olduğuna şahit oluyoruz.Kemal Sunal yer yer mizahı ile de filme renk katar.Burda en güldüğüm repliklerden biri de manavla arasında geçen ”Ben ananın olduğu yere gidiyorum” repliğidir.

Filmin sonunda Kemal sunal da vicdanı ile yüzleşir.Köylüler artık her şeyini Rıfkı’ya bırakır.Onun dedikleri olur.Ona kurban sunulur.Onunla bereket geleceğine inanılır.Halk çarenin yalnızca tek bir adam olduğunu düşünür.Çarenin kendi olduğunu anlayamaz.

Burada film aslında sadece Rıfkı’yı değil, buna inanan halkı da eleştirir.
Sistemi sorgulamayan, “bir umut ışığı olsun da nasıl olursa olsun” diyen bir halk portresi çizer.

Film sonunda Rıfkı, artık insanları kandırmakla kalmadığını, onların son umutlarını sömürdüğünü fark eder.
Gerçek bir dönüşüm yaşar: Parayı bırakır, köyden uzaklaşır.

Burada Kemal Sunal filmlerinin o klasik öğesi devreye girer:

“Kandırıcı bir halk kahramanı, sonunda vicdanla yüzleşir.”

Kemal Sunal, “Üç Kağıtçı” ile sadece bir sahtekar hikayesi anlatmaz.
“Yağmur yağdırmak” gibi bir metafor üzerinden;

Toplumsal zaafları,umutsuzlukla oluşan sahteliğe duyulan inanç, para, ve umut sömürüsünü
ustaca işler.

Ve sonunda Rıfkı karakteri üzerinden şunu söyler:

“Bazen en büyük dolandırıcılık, halkın görmek istediğini vermektir.”

Yorumlarda buluşalımm

Yazar:Beyda Akyüz

Sinematak Puanı: 7.5/10

5/5 - (2 votes)